Güneş yüzeyinden uzaya fırlatılan devasa yüklü gaz ve toz bulutları, yıldızımızın hareketlerinin sonucunda Dünya’ya ulaşarak çeşitli etkiler yaratıyor. Bu plazma kütleleri saatte 3,2 milyon kilometre hızla seyahat ederek manyetik alanlarımızı sallıyor ve gökyüzünde büyüleyici kuzey ışıklarına neden oluyor. Ancak bu güzelliklerin bedeli, uydu iletişimleri, navigasyon ve elektrik altyapısında ciddi aksaklıklar yaşanmasına yol açabiliyor.

Uzmanlar, en büyük endişesi 1859 yılında gerçekleşen Carrington Olayı’nın tekrar edilmesini taşıyor. O dönem gerçekleşen büyük güneş patlaması, kuzey ışıklarını ortadoğu ve Amerika kıtasına kadar ulaştırarak, dönemin telgraf sistemlerini neredeyse kullanılamaz hale getirmişti. Günümüzde ise, teknolojiye daha bağımlı olan toplum yapısı sayesinde, buna benzer bir olayın sonucu çok daha yıkıcı olabilir. ESA uzmanlarından Thomas Ormston, “İyi bir çözümümüz yok. Tek yapabileceğimiz, uyduları korumak ve zararları minimize etmek.” diyor.
- Üç aşamalı bir felaket senaryosu: ESA’nın simülasyonları, güneşten gelen ilk radyasyon dalgasının anlık etkilere neden olacağını gösteriyor. İkinci aşama, 10-20 dakika içerisinde protonlar, elektronlar ve alfa parçacıklarından oluşan yüksek enerjili parçacıkların gezegenimizi vurmasıdır. Son aşama ise, Güneş’ten kopan ve saniyede yaklaşık 2 bin kilometre hızla ilerleyen koronal kütle atımlarının (CME) Dünya’ya ulaşmasıyla gerçekleşir. Bu olay, devasa bir jeomanyetik fırtına yaratır ve elektriğin kesilmesine, uyduların yörüngelerinden sapmasına neden olur.
Gerçek zamanlı gözlemciler, auroraları görebilse de, elektrik şebekelerinin çökmemesi ve uyduların işlevsiz hale gelmemesi pek mümkün değildir. ESA’dan Jorge Amaya, “Atmosfer yoğunluğu %400 artabilir. Bu, çarpışma risklerini çok artırır ve uyduların yakıt tüketimini önemli ölçüde yükseltir. Düşük yörüngedeki uydular biraz korunsa da, Carrington seviyesinde bir felaket karşısında hiçbir uzay aracını güvende sayamayız.” şeklinde uyarıda bulunuyor.
Güneş’ten erken uyarı dönemi başlıyor: ESA’nın yürüttüğü kriz simülasyonları, Uzay Hava Dairesi ve diğer ortak kurumların iş birliğiyle gerçekleştiriliyor. Ayrıca, D3S adlı sensör ağı ve Virgil görevi, güneş patlamalarını öncesinden tespit edip, uyarı sürelerini günlere çıkarmayı amaçlıyor. 2031’de fırlatılması planlanan Virgil misyonu sayesinde, güneşi “yan açıdan” gözlemleyerek, patlamalar başlamadan önce önlem almak mümkün olacak. Ormston, “Gerçek bir olay yaşanırsa, sistemlerimizi zorlayabiliriz ama hazırız. Bu çalışmalar, olası risklere karşı bizi daha dayanıklı hale getiriyor.” diyor.
Türkiye de, dünya genelinde olduğu gibi, güneş fırtınalarının olumsuz etkilerine karşı önlemler alıyor. Uzay hava gözlem ağları sayesinde erken uyarılar mümkün hale gelirken, enerji ve iletişim altyapısında olası aksaklıklara karşı hazırlıklar sürdürülüyor. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi, ESA ve NASA gibi kurumlarla iş birliği yaparak, olası bir Güneş fırtınasında, ülke çapında erken uyarı alınmasını sağlayacak altyapılar geliştiriyor. Artık güneş fırtınaları, sadece gökyüzündeki doğal bir olay değil, aynı zamanda ulusal güvenlik ve teknolojik altyapı açısından bir tehdit olarak görülüyor.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!